Üvey Kardeşim Rahibe Olmadan Önce Bana Verdi
Yeni üvey kız kardeşim, misyonerlik gezisine gitmeden önce birkaç hafta bende kalacağını söyleyerek kapıma dayandı. Adı Sarah’ydı; uzun saçlı, masum bakışlı, her zaman pastel renkli elbiseler giyen, İncil’den alıntılarla konuşan tipik bir kilise kızı. Bavulunu kapının önüne bırakıp içeri girer girmez gözleri evin her köşesini taradı. Salondaki koltuğun üzerindeki yastıklara, mutfak tezgahındaki boş bira kutularına, sonra da benim üzerimdeki tişörte takıldı. Tişörtümde klasik bir çizgi film karakteri vardı, ama Sarah’nın gözünde bu bile şeytani bir semboldü. “Bu… bu şeytanın çizimleri mi?” diye sordu, sesi titreyerek. Ardından masanın üzerindeki eski bir Playboy dergisini fark etti. Dergiyi iki parmağıyla kenarından tutup kaldırdı, sanki zehirli bir yılanmış gibi. Yüzü allak bullak oldu. “Sen… sen gerçekten cehenneme gidiyorsun,” dedi, gözleri faltaşı gibi açılmış halde.O an durup bana baktı; bakışları o kadar ciddi, o kadar kararlıydı ki bir an gerçekten korktum. “Dinle,” dedi, bir adım yaklaşıp sesini alçalttı. “Vakit kaybetmeyelim. Tohumunu boşa harcıyorsun. Bu günahkâr hayatınla ruhunu mahvediyorsun. Ama hâlâ kurtuluş şansın var.” Şaşkınlıkla “Ne diyorsun sen?” diye sordum. Cevap vermedi. Bunun yerine gözlerimin içine bakarak, kelimeleri tane tane söyledi: “Hemen çiftleşmemiz lazım. Yoksa sen cehenneme gideceksin. Ben seni kurtarabilirim.” Bir an beynim durdu. Bu kız ciddi miydi? Misyoner gezisi öncesi son dakikada böyle bir “kurtuluş operasyonu” mu planlamıştı?Sarah birden diz çöktü. Elleri titreyerek pantolonumun fermuarına uzandı. “Dur,” dedim refleksle, ama o çoktan pençelerini geçirmiş, çekiştiriyordu. “Hayır, durma. Bu senin için. Tohumunu boşa dökme. Bana ver. Tanrı’nın emri bu.” Gözlerindeki o garip ateş, hem korkutucu hem de tuhaf bir şekilde çekiciydi. Direnmek yerine kendimi bıraktım. “Tamam,” dedim, gülerek. “Madem bu şekilde kurtarılıyorum, ben varım.” Sarah’nın dudakları hemen etrafımı sardı. Islak, kararlı, neredeyse dini bir vecd içindeymiş gibi hareket ediyordu. Dilini öyle ustalıkla kullanıyordu ki, sanki yıllardır bu “kurtuluş ritüelini” uyguluyormuş gibiydi. Beni sertleştirdi, gözlerimin içine bakarak emmeye devam etti. “İşte böyle,” diye mırıldandı ağzı dolu halde. “Şimdi günahlarından arınacaksın.”Kalktı, elbiseyi üzerinden sıyırdı. Altında hiçbir şey yoktu. Vücudu kusursuzdu; beyaz ten, dolgun göğüsler, hafif kasılmış karın. Beni kanepeye itti, üstüme çıktı. “İçime boşalman lazım,” dedi fısıltıyla. “Beni doldur. Tohumun bende kalsın.” İlk başta yavaş girdim, ama o kalçalarını indirip beni tamamen içine aldı. İnlemeleri o kadar yüksekti ki komşular duyacak sandım. “Daha derin,” diye yalvardı. “Beni kurtar, beni doldur.” Evin her odasında seviştik. Mutfak tezgahında arkadan aldım, yatak odasında yüz yüze, banyoda duvara yaslayıp sertçe vurdum. Her seferinde aynı şeyi tekrarlıyordu: “Boşal içime… lütfen… cehennemden kurtar kendini.”Sonunda yatağa uzandık. Sarah bacaklarını iyice açtı, elleriyle kalçalarını ayırdı. “Şimdi,” dedi nefes nefese. “Beni breed et. Lütfen.” Gözlerimin içine bakarak yalvarıyordu. Kendimi tutamadım. İçine son bir kez girdim, ritmi hızlandırdım. O an geldiğinde derinlere boşaldım. Sarah inleyerek sırtını kavis yaptı, tırnaklarını sırtıma geçirdi. Çekildiğimde içinden akan beyaz sıvı yatağa damlıyordu. Sarah parmaklarıyla onu topladı, ağzına götürüp yaladı. “Bak,” dedi gülümseyerek. “Kurtuldun. Tohumun boşa gitmedi.” O gece uyumadık. Sabah olduğunda Sarah hâlâ çıplaktı, yatağın içinde bana sarılmış halde yatıyordu. “Misyoner gezimden dönünce yine gelirim,” dedi usulca. “Belki o zaman daha çok kurtarman gerekir.” Gülümsedim. Bu kızın gittiği misyoner turları her neyse, bence asıl misyonu bendeydi. Ve açıkçası, bu kurtarılma şekline hiç itirazım yoktu. Sarah gittikten sonra ev sessizleşti, ama yatağın çarşaflarında hâlâ onun kokusu ve o anın izleri vardı. Belki de cehenneme giden yol bu kadar zevkliyse, bir süre daha günah işlemekte sakınca yoktu.